Son yıllarda sokakta yürürken, bir iş yerinin kapısından içeri girerken, hatta bir başarı hikâyesi dinlerken içimize çöken tanıdık bir his var:
“Bunu gerçekten hak eden o muydu?”
Bu soru artık fısıltıyla sorulmuyor.
Toplumun ortak vicdanında yüksek sesle dolaşıyor. Bu duruma hemen hemen her yerde rastlar olmak ise yürek sızlatıyor. Bu durum insanlarda,
-İş başvurusu yapsak ne olacak? Nasıl olsa herkes tanıdığını işe alıyor... şeklinde bir algı oluşturdu
Günümüz Türkiye’sinde liyakat, sanki kenara çekilmiş mahcup bir misafir gibi.
Orada…
Ama masada değil.
Görülüyor…
Ama söz hakkı tanınmıyor.
İşini hakkıyla yapan, yıllarını bir mesleğe veren, emeğini sessizce büyüten insanlar giderek daha görünmez hâle geliyor.
Çünkü bu çağ, bilgiden çok vitrine; derinlikten çok gürültüye; emekten çok temasa prim veriyor.
Bir iletişim eğitmeni olarak şunu üzülerek gözlemliyorum:
İletişim, hakikatin köprüsü olmaktan çıkıp, çoğu zaman hakikatin üzerini örten bir perdeye dönüşmüş durumda.
Doğru konuşan değil, çok konuşan;
hak eden değil, bağırıp çağıran, çığırtkanlık yapan kazanıyor.
Oysa iletişim, özü olmayanı parlatmak için değil;
özü olanı görünür kılmak için vardır.
Bugün birçok kurumda ve alanda sorun şurada düğümleniyor:
Ehliyet ile yakınlık yer değiştiriyor.
Ahlak ile çıkar aynı cümlede yan yana durabiliyor.
Ve “işini iyi yapmak”, artık tek başına yeterli sayılmıyor.
Belki de en acısı şu:
İşini iyi yapan insanlar genellikle kendilerini anlatmakta zorlanıyor.
Çünkü onlar, “ayıp olur” diye büyütülmüş bir kuşağın çocukları.
“İş konuşsun” diye öğretilmişler.
Ama işin konuşması için artık bir dile, bir duruşa, bir farkındalığa ihtiyaç var.
Burada ince ama hayati bir çizgi var:
Kendini anlatmak başka, kendini pazarlamak başka.
Liyakat bağırmaz.
Ama sürekli susarsa, yanlış sesler ortalığı doldurur.
Toplum olarak belki de şunu yeniden hatırlamamız gerekiyor:
Bir ülkeyi ayakta tutan şey;
en çok konuşanlar değil,
en sağlam duranlardır.
Ve bu düzeni değiştirecek olanlar;
etikten vazgeçmeyen,
emeğinden utanmayan,
hak ettiğini talep etmeyi öğrenen insanlardır.
Liyakat sessizdir, evet.
Ama artık tamamen susmak zorunda değil.
Şunu ifade edeyim ki;
İletişim, sahne, eğitim ve insan odaklı, alanımda yıllarını vermiş biri olarak ben de bu ülkede, işini ehliyle yapmanın çoğu zaman yeterli sayılmadığına; bilginin, emeğin ve etik duruşun değil, görünürlüğün ve temasın öne geçtiğine bizzat tanıklık ettim.
Ama yine de şuna inanıyorum:
Hakikatin yolu uzun olabilir, yorucu olabilir; fakat sağlamdır.
Ve bir gün, en çok konuşanlar değil,
en doğru yerde duranlar hatırlanır.
Sinem Boyan
İletişim Eğitmeni | Yazar/ Program Yapımcısı/ Sunucu
Yorumlar
Kalan Karakter: