
Disiplin Kurulu mu, Taraf Kurulu mu?
Sporun en büyük gücü sahadaki mücadele değil, o mücadelenin adil olduğuna dair duyulan inançtır. Bir federasyonun gerçek itibarı, kupalardan veya organizasyonlardan önce, karar mekanizmalarının tarafsızlığıyla ölçülür. Çünkü adalet duygusu zedelendiği anda spor, rekabet olmaktan çıkar; güç ilişkilerinin alanına dönüşür.
Son dönemde satranç camiasında tartışılan disiplin kararları, bu açıdan son derece kritik bir soruyu gündeme taşıyor: Verilen cezalar gerçekten bağımsız bir kurulun iradesini mi yansıtıyor, yoksa önceden belirlenmiş bir çizginin sonucu mu?
Buraya geçmeden önce kurumun yani Türkiye Satranç federasyonunu yönetenlerin olaylara bakış açısı ve yaklaşımını inceleyelim.
Konuşanı, eleştiri yapanı sustururuz, il temsilciliklerinin sosyal medya hesaplarını erişeme kapatırız yaklaşımı ile aslında nasıl bir zihniyete büründüklerini göstermektedir.
Daha vahimi bu kararları almadan önce de kişileri devlet düşmanı gibi göstermeye çalışarak kişileri devlet nezdinde asılsız suçlamaları ile akıl tutulması yaşamaktadırlar. Bu da narsist, egoist, ben bilirim ben yaparım, benim dediğim olur zihniyeti yani diktatör yaklaşım ile kurumu yönetmeye kalkmaktır. Cumhuriyet devletinin kurumunda buna tenezzül etmek de acizliğin ve çaresizliğin göstergesidir. Devlet de buna müsaade etmez.
Gelelim konuya, disiplin kararlar verilmeden önce bu yönetim anlayışı kendilerini eleştirdiğimiz gazete yazılarından dolayı bizleri Cumhuriyet Baş Savcılığına şikayet ediyorlar önce. Amaç etraflarına da söyledikleri gibi el etek öptüreceğiz bizim önümüzde eğilecekler ifadelerini kullanmalarından anlaşılacağı üzere adaleti sağlamak değil amaç konuşanı susturmak için direkt karşılarında duranı yok etmek üzerine planlanmış bir durum yaratmak.
2025/239438 soruşturma numarası ile verilen suçlama da;
“Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, TBMM’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yapı organlarını alenen aşağılanması” Özeti sen devlet düşmanısın ve devleti bölmek üzere faaliyet gösteriyorsun anlamına gelir. Şimdi arkadaşlar suçladıkları kişinin ailesini, kökünü nerden geldiğini kimlerden olduğunu GBT sini bilmedikleri için buradan tutturursak yok ederiz. Bizim de elimizi eteğimizi öperler anlayışına kapıldılar sanırım. Ama unuttukları en önemli şey burası Türkiye Cumhuriyeti devleti, Hukuk devleti ve Anayasa ile yönetilen demokratik bir ülke olduğu için adalet elbet tecilli ediyor.
Bizler aile terbiyesinde ve aile kültürümüzden gelen Devletimize, milletimize, bayrağımıza ve vatanımıza can verip can alanların torunları olduğumuz için buradan korkumuz yok çok şükür. Ailemiz içindeki fertleri de Devletin şeref verdiği kurumlarında çalışan devlet görevlileridir. Yani aslımız ne ki bizler ne olalım?
Devlet akranında eğer sizin bu tarz yapıda olduğunuzu düşünürler ise delil veya ispata gerek kalmadan, şüphesinde dahi sizi sorgusuz ifadenizi alır. Hakkınızda soruşturma başlatır. Bunu bilmedikleri için yanındaki danışmanlarının aklı ile koskoca TSF yönetimi bu kadar aciz ve bu ithamlara düşecek kadar küçülebiliyor.
Devletimin adaleti şaşmaz anında cevaplarını alıyorlar tabii.
07.11.2025 tarihli kararı ile “SORUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA” dair karar ile ifademizi bile almadan dava iptal edilmiştir.

Yani bu yöntem ile el etek öptüreceklerini zannederek susturma çabasına girmeleri sonucu Yüce Türk milletinin Anayasal ve hukuki olarak ADALETİN cevabını almış oluyorlar. Adalet gecikir ama asla yanılmaz.
Tabii buradan istediklerini alamadıkları için hemen aksiyon planı ile disiplin kurulu üzerinden kişileri yıldırma politikasına bürünüyorlar. Amaç belli, kimse konuşmayacak kimse eleştirmeyecek, algı ile yönettikleri yapının sürekli alkışlanması ve övülmesi gerek. Karşı duranları ya makam ve görev ile susturacaklar. Evdeki hesap çarşıya uymuyor tabii.
Bilindiği üzere Türkiye Satranç Federasyonu Disiplin Kurulu Başkanının ikinci lige düşen bir kulüp yetkilisi olması, 2018 yılına kadar kulüp başkanlığı yapmış olması, bugün kulüp üyesi ve federasyon delegesi olarak anılması, özellikle aynı lig yapısı içindeki kulüp yöneticilerine ya da yönetimin istediği kişilerin susturulması söz konusu olduğunda “çıkar çatışması” tartışmasını kaçınılmaz kılıyor.
Çünkü aynı ligde mücadele eden kulüpler hakkında verilecek disiplin kararları, sportif rekabeti doğrudan etkileyebilecek niteliktedir. Böyle bir tabloda, kurul başkanının ilgili ligde faaliyet gösteren bir kulüple organik bağının bulunması, tarafsızlık ilkesinin yalnızca hukuki değil, etik açıdan da sorgulanmasına yol açmaktadır.
Ancak tartışmayı büyüten asıl nokta, verilen cezaların içeriği ve alınış biçimidir.
Tarafıma verilen 18 ay ceza ki bugüne kadar ki en yüksek ceza bu tarz konudan dolayı gerçi bu konuda Tayfun Haznedaroğlu elimdeki rekoru 2 ay ile kırarak 20 ay ile bunu ele geçirse de kendisine teessüflerimi iletiyorum rekor benim olmalıydı halbuki.
Cumhuriyet tarihinde bu federasyon,
Bir il temsilcisi turnuva alanında darp edilmiş ulusal basına sızmasına rağmen ceza verilememiş,
Federasyon başkanına ağza alınmayacak eleştiri değil alenen hakaret edilmiş ceza verilmemiş,
Evrak da sahtecilik, zimmete para geçirme işleminden ağır ceza da yargılananlara ceza verilmemiş,
Açık bir turnuvada davet edilen oyuncuyu turnuvaya almadığı için ırkçılıktan Fide (Dünya Satranç Federasyonu) tarafından cezalandırılan kişi ödüllendirilmiş.
Gazete köşesinde gördüğü yanlışları yazanlar ya da sosyal medyasında yanlışları yazanlar “Cinayete teşebbüsten” yargılanır gibi en üst perdeden katlaya katlaya ceza verdirmek için talimat veriyorsunuz. Bu da yönetimdeki kişilerin ne kadar narsist, egoist ve ben bildim sevdasında güç zehirlenmesine girdiklerinin göstergesidir. Turnuva organizasyonlarındaki başarısızlıkları ortada, Antalya da insanların bu kadar mağdur edilmesi ve üstüne CİMER şikayetlerine verdikleri cevaplar ile insanların aklı ile dalga geçen bir yapı. Verilen cevaplara örnek olarak “Antalya da kimse mağdur edilmemiştir, yaşanan aksaklıklara anında müdahale edilmiştir, kimse ıslak maça girmemiştir, eşitlik ve adalet herkes için sağlanmıştır.” Bu cevabı verdiğiniz herkes size neresi ile ve nasıl güleceğini bilemediğini ifade ettiler zaten. Ama olur mu Pabucumuzun Cüneyt Çakır’ına sorsanız yüz yılın turnuvasını organize etmiş. Kendilerini de böyle vazgeçilmez ve bulunmaz sanmaları da cidden çok komik ve bu zihniyetteki kafaları seviyorum cidden. Dert yok tasa yok maşallah. Satrancı sadece hakemlerin yöneteceğini zanneden müthiş bir algı var. Baksanız kendileri oynamayı bilmez kural bilmezler ama spor camiası yönetmeye kalkarlar. Gerçi satrancı satranççılar yönetecek dediler sporcuyu başkan yaptılar ama yönetmeyi bilmiyor. İktisadi işletmesi sanıyorlar kurumu. Trajikomik.
Verilen cezalara bakıyoruz neden ise oy birliği ile alınamıyor. Hep oy çokluğu ile alınmış. Bu kuruldaki herkes avukat değil mi sonuçta? Demek ki bir yerlerde ters giden bir şeyler var ve hukuksal olarak bazılarının aklına yatmayan durum var ve vicdanen bu tarafsız olmayan yapı içinde olmak istemiyor olarak görüyorum doğal olarak. Bu arada disiplin kurulu atama ile gelen kurum değil seçim ile geldiği için aslında Federasyon başkanı da müdahale edemez.
Birde bu işin Disiplin Kurulu talimatnamesi var,
Disiplin Kurulu talimatnamesi : https://www.tsf.org.tr/kaynaklar/belgeler/talimatlar/finish/3-talimatlar/254-turkiye-satranc-federasyonu-disiplin-talimati
Bu talimatname ile bu kurul ancak ve ancak TSF ye bağlı, kulüp yöneticileri, sporcular, hakemler ve antrenörler üzerinde yaptırım da bulunabilir. Bu talimatnameye göre de bu kurulun birine ceza verebilmesi için olayın ve vukuunun turnuva alanında olması şarttır. Bu talimatnameye göre kalkıp gazete yazıyorsunuz diye ceza yazamazsınız. Hakaret ve küfür tarzı bir şey var ise mahkeme kanalı ile dava açarsınız dava süreci ile ilerler durum ancak ceza VEREMEZSİNİZ. Öyle olsa önceki dönem disiplin kurulu herkese 2 yıl 3 yıl ceza yağdırması gerekirdi.
Sayelerinde hukuk da öğrendik vallahi sağ olsunlar. Ayrıca Başkanınızın ilk seçildiği zamanda şahsıma direkt söylediği “İstesek seni disipline veririz, ancak ilk yılımızda istemiyoruz” kendisine verdiğim tek cevap şuydu tüm kurmaylarının yanında elinizden geleni ardınıza koymayın sonuç da bizde akılsız değiliz ne yazdığımızı ne çizdiğimizi avukatlarımız aracılığı ile zaten incelemeden paylaşmıyoruz. Tabi arkamızdan racon kesmiş herkese kendileri kulağımıza geldi de neyse hiç o topa girmeyeyim konu dağılır 😊
Şimdi bu ceza karşısında duracağımızı zannetseler de aksine daha çok yazmaya da başladık. Buna rağmen 24.12.2025 tarihi ile kulüp ile resmi tüm bağlantılarımı kopardığımı kendilerine de beyan etmeme rağmen rahat durmuyorlar, 8.01.2026 tarihli yazım ile ilgili bir daha savunma isteme gereği duymuşlar. Hakları olmadığı halde. Tabii sonuç olarak başlarına hukuksal bir iş gelmesini de istemediklerini düşündüğüm için yine oy çokluğu ile soruşturmaya gerek duymamışlar. Oy birliğinde olmayan arkadaşlar hangi hususa veya usule göre soruşturmaya devam etmesi gerektiğini düşündüler çok merak ettim şahsen.
Buna rağmen kararların oy çokluğu ile kararların alınması ve özellikle 18 ay ile 20 ay gibi uzun süreli cezaların verilmesi, “kurul içi görüş birliği yoktu” iddialarını güçlendirmektedir.
Burada kritik soru şudur:
Eğer kurul üyeleri arasında ciddi görüş ayrılıkları varsa, ortaya çıkan sonuç gerçekten bağımsız bir değerlendirme midir?
Daha da dikkat çekici olan, bu cezaların çoğunlukla federasyona yönelik eleştirel açıklamalar yapan kişiler hakkında verilmiş olmasıdır. Eleştiri ile disiplin ihlali arasındaki sınırın nerede çizildiği, demokratik spor yönetimi açısından son derece önemlidir. Spor federasyonları kamu adına faaliyet gösterir; dolayısıyla eleştiriye açık olmak zorundadır. Eleştirinin cezalandırılması ise otoriteyi güçlendirmez, aksine meşruiyeti zedeler.
Eğer gerçekten yalnızca görüş bildiren, eleştiri yapan veya idari uygulamaları sorgulayan kişilere ağır yaptırımlar uygulanıyorsa, bu durum disiplin mekanizmasının amacından sapmış olabileceği yönünde güçlü bir algı oluşturur. Çünkü disiplin kurulları kurumları eleştiriden korumak için değil, spor düzenini korumak için vardır.
“Talimatla hareket edildiği” yönündeki iddialar ise meselenin en çarpıcı boyutunu oluşturuyor. Bir disiplin kurulunun bağımsızlığı, aldığı kararların arkasında hiçbir idari baskı veya yönlendirme bulunmamasıyla anlam kazanır. Eğer kararların önceden belirlenmiş bir iradenin yansıması olduğu düşünülüyorsa, kurulun varlık nedeni fiilen ortadan kalkar.
Hukukun temel ilkelerinden biri şudur:
Adalet yalnızca yapılmamalı, yapıldığı açıkça görülmelidir.
Bugün satranç camiasında yaşanan tartışma tam da bu noktada yoğunlaşıyor. Kararların hukuka uygun olup olmadığı kadar, nasıl alındığı ve hangi koşullar altında verildiği de sorgulanıyor. Oy çokluğu ile alınmış olması tek başına sorun değildir; ancak çoğunluğun bağımsız iradeyi mi yoksa yönlendirilmiş bir tercihi mi temsil ettiği sorusu cevapsız kalıyorsa, güven duygusu ciddi şekilde zedelenir.
Uzun süreli men cezaları, sporcuların ve yöneticilerin kariyerlerini doğrudan etkiler. Bu tür yaptırımların en yüksek objektiflik standardıyla verilmesi gerekir. Aksi hâlde cezalar, düzen sağlayan araçlar olmaktan çıkıp caydırma veya susturma mekanizması olarak algılanır.
Sporun geleceği açısından en tehlikeli durum ise korku kültürünün oluşmasıdır. Eğer yöneticiler, sporcular veya kulüp temsilcileri eleştiri yapmanın ağır yaptırımlara yol açacağını düşünürse, sorunlar konuşulmaz, sadece birikir. Konuşulmayan sorunlar ise büyür ve sonunda kurumun kimliğini zayıflatır.
Bu noktada yapılması gereken şey savunma refleksi göstermek değil, şeffaflığı artırmaktır. Bağımsız bir inceleme, hem iddiaların doğru olup olmadığını ortaya koyar hem de kurumun güvenilirliğini güçlendirir. Çünkü masumiyetin en güçlü kanıtı, denetimden kaçmamak, aksine denetimi davet etmektir.
Sonuç olarak bugün kamuoyunun aklındaki soru nettir:
Disiplin kurulu gerçekten bağımsız bir hukuk organı gibi mi çalışıyor,
Yoksa talimatlarla şekillenen bir karar mekanizmasına mı dönüşmüş durumda?
Sporun onuru, bu soruya verilecek cevabın içinde saklıdır.
Çünkü adaletin olmadığı yerde ne rekabet kalır ne saygı ne de sporun ruhu.
Ve satranç camiası, belki de en stratejik hamlesini bekliyor:
Gerçekten bağımsız bir adalet hamlesi.
Devlet geleneğinde ve kamu yönetiminde kurumlar, kişilerin üzerinde konumlanır. Çünkü kurumlar süreklidir, kişiler ise geçicidir. Bir kurumun saygınlığı, onu yönetenlerin kim olduğundan çok, o kurumun adalet duygusunu ne ölçüde temsil ettiğine bağlıdır.
Disiplin kurulları da bu anlayışın en somut yansımalarından biridir. Bu kurullar, cezalandırma makamı olmaktan önce adaletin kurumsal temsili olmak zorundadır. Verilen her karar, sadece ilgili kişileri değil, o kuruma bağlı tüm sporcuları, kulüpleri ve kamuoyunu etkiler. Bu nedenle en küçük bir tarafsızlık şüphesi bile, bireysel değil kurumsal bir soruna dönüşür.
Unutulmamalıdır ki adalet yalnızca doğru karar vermek değildir; doğru kararın doğru yöntemle, doğru kişiler tarafından ve hiçbir etki altında kalmadan verildiğine toplumun inanmasıdır. Eğer bu inanç zedelenirse, kararın içeriği ne kadar hukuka uygun olursa olsun, kurumsal meşruiyet zarar görür.
Özellikle ağır ve uzun süreli yaptırımlar söz konusu olduğunda, kurumların taşıdığı sorumluluk daha da büyür. Çünkü bu tür kararlar sadece bir disiplin süreci değil, aynı zamanda bir mesaj niteliği taşır. O mesajın ne olduğu ise kurumun kimliğini belirler:
Adalet mi temsil ediliyor, yoksa otoritel ego mu?
Kamu adına görev yapan spor federasyonları, eleştiriyi bastırarak değil, güven üreterek güçlenir. Güven ise şeffaflıkla, hesap verebilirlikle ve tarafsızlıkla inşa edilir. Kurumların itibarı, sessizliğin değil adil yönetimin sonucudur. Güven olmadığı yerde ADALET olmaz.
Bugün asıl mesele birkaç kişinin aldığı ceza değildir. Asıl mesele, bir kurumun kendisini nasıl konumlandırdığıdır. Çünkü kurumlar, verdikleri kararlarla sadece bugünü değil, yarını da şekillendirir. Adalet duygusunu güçlendiren kurumlar kalıcı olur; şüphe üretenler ise zamanla kendi meşruiyetini aşındırır.
Son tahlilde toplumun beklentisi çok nettir:
Kurumlar kişiler için değil, kişiler kurumlar için vardır.
Yetki geçicidir, adalet kalıcıdır.
Ve bir kurumun gerçek gücü, cezalandırma kapasitesinden değil, adaleti temsil edebilme kabiliyetinden doğar.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru basittir ama hayati önemdedir:
Verilen kararlar bir otoritenin iradesini mi yansıtıyor,
yoksa adaletin kurumsal vicdanını mı?
Çünkü adaletin temsil edilmediği yerde, en güçlü kurumlar bile zamanla sadece bir isimden ibaret kalır.
Keyifli okumalar dilerim…
Geldikleri gibi giderler…
Yorumlar
Kalan Karakter: