Eskiden “şehirde yaşamak” kulağa bir ayrıcalık gibi gelirdi. Işıkları hiç sönmeyen caddeler, tiyatrolar, sinemalar, iş imkânları, hareketli bir sosyal hayat… Köyden kente göç eden kuşaklar için şehir, daha iyi bir geleceğin adresiydi. Oysa bugün aynı kelime insanda heyecan değil, yorgunluk çağrıştırıyor. Artık soru şu: Biz bu kentlerde gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece hayatta kalmaya mı çalışıyoruz?
Sabahın karanlığında başlayan koşturma, daha gün aydınlanmadan dolan metrobüsler, hiç bitmeyen trafik… İnsan evinden çıkarken günle değil, mücadeleyle karşılaşıyor. İşe varmak bir yolculuk değil, küçük bir sınav. Herkesin yüzünde aynı ifade: Yetişme telaşıyla donmuş, biraz gergin, biraz umutsuz.
Şehir büyüdükçe insan küçülüyor sanki. Eskiden mahallenin bakkalı, kapı önünde sohbet edilen komşular, birbirini tanıyan insanlar vardı. Şimdi aynı apartmanda yaşayanlar bile birbirine yabancı. Asansörde göz göze gelmemek için telefonuna bakan kalabalıklar olduk. Kalabalık arttıkça yalnızlık derinleşti.
Bir de ekonomik yükü var bu hayatın. Kiralar gelirlerin çok ötesine geçti, faturalar kabardıkça evler daraldı. İnsanlar evlerini değil, borçlarını düşünüyor artık. Bir kahve içmek, sinemaya gitmek, hafta sonu nefes almak bile lüks sayılıyor. Şehir, vaat ettiği refahı geri çekti; geriye sürekli çalışan, ama karşılığını alamayan bir insan kalabalığı bıraktı.
Gürültü, beton ve hız… Kentlerin yeni üçlüsü bu. Ağaç görmek için özel olarak parka gitmek gerekiyor. Gökyüzüne bakmaya vakit yok. Çocuklar top oynayacak boş alan bulamıyor, yetişkinler durup dinlenecek sessizlik. Her yer inşaat, her yer reklam, her yer acele.
Belki de en çok kaybettiğimiz şey zaman duygusu oldu. Şehir insana durmayı unutturdu. Durursak geride kalacakmışız gibi yaşıyoruz. Oysa hayat, yetişilecek bir otobüs değil. Fakat kent düzeni bize bunu her gün yeniden unutturuyor.
Yine de bütünüyle karanlık bir tablo çizmek haksızlık olur. Şehir hâlâ imkân demek; kültür demek, karşılaşmalar demek, çeşitlilik demek. Sorun kentte değil belki, kenti kurma biçimimizde. İnsanı merkeze koymayan, sadece tüketime ve hıza odaklanan anlayışta.
Belki yeniden sormamız gerekiyor: Bu şehirler kimin için var? Binalar yükselsin diye mi, yoksa insanlar iyi yaşasın diye mi? Eğer cevap ikincisiyse, hayatı yavaşlatmaya, sokaklara nefes aldırmaya, insana yeniden yer açmaya mecburuz.
Yoksa bir gün fark edeceğiz ki, adına “yaşam” dediğimiz şey, yalnızca ayakta kalma mücadelesine dönüşmüş. Ve biz o mücadele içinde, gerçekten yaşamayı unutmuşuz.
Yorumlar
Kalan Karakter: