Zaman, dur durak bilmeyen ebedî bir nehir gibi akıyor ve geçtiği her yatağı, dokunduğu her taşı kendi ritmiyle dönüştürüyor. “Dönem değişti” cümlesi, bugünün dünyasında bir iddiadan ziyade, eşyanın tabiatına boyun eğmiş yalın bir gerçektir. Kuşaklar farklılaşıyor, toplumsal normlar kabuk değiştiriyor, teknolojinin hızı başımızı döndürürken yaşam tarzlarımız da bu büyük rüzgârın önünde savruluyor. Değişimi inkâr etmek, döner durur bir çarkın dişlilerine karşı direnmeye çalışmak kadar beyhudedir.
Ancak her fırtınanın ortasında sabit kalan, zamana meydan okuyan ve insan olmanın asıl harcını oluşturan bazı istisnalar vardır ki, onlar dönemin rengine boyanmayı reddederler. Bugünün dünyasında insanlar; her şeyin hızla tüketilmesini, birçok şeyin eskimeden atılmasını ve yenisiyle ikame edilmesini alışkanlık hâline getirmişlerken, ruhumuzun bir yerlerinde o eski, dingin ve tasarruflu dönemin bilgeliği yankılanmaya devam ediyor.
Geçenlerde kulak misafiri olduğum bir sokak muhabbeti, beni bu hızlı dönüşümün ortasında durup düşünmeye sevk etti. Alınan bir giysinin pahalılığından şikâyet ediyordu biri. Diğeri ise modern zamanın o acımasız ve düz mantığıyla hemen cevabı yapıştırıyordu: — Şikâyet edeceksen almasaydın, madem aldın demek ki pahalı değil!
Hatta hızını alamayıp haklı bir sitemi, bir yaşam felsefesine dönüştürüyordu: — Pahalılığı senin bu doymak bilmez iştahın kamçılıyor. Bak, koca İngiltere Kralı III. Charles bile yıllanmış paltosunu gururla giyiyor, tamir ettiriyor. Sen kraldan daha mı zenginsin?
Bu diyalog, zihnimde unuttuğumuz bir dönemin kapılarını ardına kadar araladı. O an; yaşayıp geçtiğimiz, kokusunu ve dokusunu içimizde taşıdığımız o eski günleri, o güzel dönemi hatırladım. Bizim dönemimizde, bugünün aksine, hiçbir şey kolay kolay eskimez, gözden çıkarılmaz ve asla hoyratça fırlatılıp atılmazdı.
O eski zamanlarda eskimemek, eşyanın kalitesinden ziyade bir zihniyetin insana yüklediği anlamla ilgiliydi. Bir kıyafet sanki küsmezdi insana, insan da kıyafete sırtını dönmezdi. Bugün modanın ve tüketim çılgınlığının dayatmasına karşı, bizim çocukluğumuzun ve gençliğimizin çok soylu bir duruşu vardı. Bir elbise eskimeye yüz tuttuğunda maharetli eller devreye girer, kumaş ters yüz edilir, sanki yepyeni bir kumaşmış gibi terzinin tezgâhından yeniden doğardı. Dirsekler yama tutardı da kimse bundan utanmazdı; aksine o yama; emeğin, sadakatin ve yaşanmışlığın nişanesi olarak gururla taşınırdı göğüste. İç çamaşırları dükkânlardan hazır alınmazdı; zaten böyle bir şey de yoktu. Evlerin o sıcak odalarında, anne duaları ve makine tıkırtıları eşliğinde özenle dikilirdi. Eşya ile insan arasında ticari bir bağdan öte, neredeyse duygusal bir dostluk kurulurdu.
Şimdilerde ise bireyin bizzat kendisinin dönüştürdüğü, tamir ettiği, iğne iplikle yeniden hayata döndürdüğü o döngü ne yazık ki kırıldı. Evet, belki artık kıyafetler doğrudan çöpe fırlatılmıyor, sokak başlarındaki özel kutulara, geri dönüşüm merkezlerine gönderiliyor; toplumsal bir refleksle bir nebze de olsa teselli buluyoruz. Fakat bu kurumsal geri dönüşüm, ruhumuzdaki o bireysel tasarruf bilincinin, emeğe dokunmanın boşluğunu doldurmaya yetmiyor. Çünkü asıl unutulan, kumaşın altındaki o insani özdür.
O eski zamanda hiç kimse kıyafeti yamalı, elbisesi ters yüz edilmiş ya da ayakkabısı boyalı diye utanmazdı; çevredeki insanlar da kimseyi üstündeki başındaki yırtığa bakarak yargılamaz, oradan bir değer biçmezdi. İnsanı insan yapan şeyin gardırobundaki lüks değil, göğsündeki vicdan ve sergilediği karakter olduğu bilinirdi.
Kralın paltosundaki o tamir izi, aslında bize modern dünyanın unutturmaya çalıştığı o büyük ve zamansız sırrı fısıldıyor: Gerçek zenginlik, durmadan satın alıp dış görünüşü parlatmakta değil; elindekinin kıymetini bilmekte, tasarrufu bir yaşam sanatı hâline getirmekte ve insana giysisine göre değil, karakterine göre değer verebilmektedir. Dönem ne kadar değişirse değişsin, çarklar ne kadar hızlı dönerse dönsün, kumaşın geçiciliğine karşı karakterin kalıcılığına inanmak, yarınlara bırakacağımız en asil miras olarak kalacaktır.
Sevgi ve saygıyla.
Yorumlar
Kalan Karakter: