Hayatta bazı insanlar vardır; ilk bakışta sert, dobra, hatta zaman zaman patavatsız olarak nitelendirilirler. Cümlelerini süsleyerek söylemez, kelimelerini pamuklara sarmazlar. Bu yüzden çoğu zaman yanlış anlaşılırlar. Fakat onları biraz daha yakından tanıdığınızda, o sert kabuğun altında eğilip bükülmeyen bir dürüstlük, hesapsız bir samimiyet ve yorulmak bilmeyen bir çalışkanlık görürsünüz. Belki de gerçek karakter tam olarak budur; gösterişten uzak, olduğu gibi kalabilmek.
Böyle bir dostumuzun söylediği şu söz, zihnimde uzun süre yankılandı:
“Hiç kimsenin zenginliği, büyüklüğü, bulunduğu makam, okuduğu okul, taşıdığı unvan benim umurumda değil. Kusura bakmasın kimse… Ben sadece insanın yüzüne bakarım. Onu yalnızca bir insan olarak görür, öyle değerlendiririm.”
İlk bakışta sıradan gibi görünen bu cümle, aslında insanlık tarihinin en kadim ahlak meselelerinden birini tek nefeste özetlemektedir. Çünkü insanlık, yüzyıllardır insanların sahip olduklarıyla, olduklarından daha fazla ilgilenmiştir. Birinin arabasına bakılmıştır, karakterine değil; evine bakılmıştır, vicdanına değil; makamına bakılmıştır, merhametine değil; diplomasına bakılmıştır, ahlakına değil.
Oysa bütün bunların hiçbiri insanın gerçek değerini belirleyen ölçüler değildir. Bugün dünyanın en zengin insanı yarın iflas edebilir. En güçlü makamlar birkaç imzayla el değiştirebilir. En görkemli unvanlar emeklilikle birlikte yalnızca bir kartvizitte kalır. Gençlik yaşlanır, şöhret unutulur, servet el değiştirir. Fakat karakter… İşte o, insanın mezarına kadar taşıdığı tek gerçek servettir.
Eski bir Anadolu sözü vardır: “Adamın elbisesine değil, omuzlarına yüklediği emanete bak.” denir. Çünkü emanet taşıyamayan insanın makam taşımasının hiçbir anlamı yoktur.
Bir gün bilgeye sormuşlar: “İyi insanı nasıl tanırız?” Bilge gülümseyerek cevap vermiş: “Sen düştüğünde sana uzanan eline bak. Alkışlayan çok olur; kaldıran az.” Derler ki; insanın gerçek yüzü güçlü olduğu zaman değil, güçsüz kaldığı zaman görülür.
Mevlânâ’nın da bu konuda çok derin bir sözü vardır: “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.” Aslında bu söz yalnızca dürüst olmayı değil, insanı maskelerinden arındırmayı da öğütlemektedir. Çünkü insanlar çoğu zaman makamlarının arkasına saklanırlar. Kimisi diplomasının, kimisi parasının, kimisi şöhretinin, kimisi de güçlü makam sahibinin soyadının ya da yakınlığının… Fakat bütün bu sıfatlar çekilip alındığında geriye ne kalıyorsa, işte insan odur. Bu yüzden eski mutasavvıflar, “İnsan sıfatlarıyla değil, ahlakıyla tartılır.” demişlerdir.
Hz. Ömer’e atfedilen meşhur bir kıssa anlatılır. Bir adamı öve öve bitiremezler. Hz. Ömer yalnızca üç soru sorar: — Onunla yolculuk yaptınız mı? — Onunla alışveriş yaptınız mı? — Onunla komşuluk ettiniz mi? “Hayır” cevabını alınca şöyle der: — Öyleyse sen onu tanımıyorsun.
Ne kadar büyük bir ölçüdür. Çünkü insanın gerçek karakteri makam odasında değil; yolculukta, ticarette ve gündelik hayatta ortaya çıkar.
Bulunduğu mevki itibarıyla burnundan kıl aldırmayan, herkese şöylece üstten bakan, yanına salavatla yaklaşılabilen bir kişiyle bir çobanın aynı sofraya oturduğunu düşünelim. O muhteremin bilgisi, çobanın ise hayat tecrübesi vardır. Masaya hangisinin daha değerli oturduğunu kim belirleyebilir? Hiç kimse… Çünkü insanın değeri mesleği değildir. Meslek yalnızca yaptığı iştir. İnsan ise yaptığı işten çok daha büyük bir varlıktır.
Albert Einstein’ın çok sevdiğim şu sözü de aynı hakikate işaret eder: “Başarılı insan olmaya çalışma; değerli insan olmaya çalış.” Gerçekten de başarı başkalarının gözündedir; değer ise insanın vicdanındadır.
Ne gariptir ki toplumlar çoğu zaman insanı tanımadan etiketlerini tanırlar. “Doktormuş”, “mimarmış”, “patronmuş”, “milletvekiliymiş”, “zenginmiş”… Oysa bütün bunlar yalnızca görev tanımıdır. Hiçbiri insanın şahsiyet belgesini göstermez. Hiçbiri dürüst olduğunu ispatlamaz. Hiçbiri adaletli olduğunu garanti etmez. Nitekim tarih; zalim krallarla, vicdansız bilim insanlarıyla, sahtekâr zenginler ve makam sahipleriyle doludur. Ve bir de isimsiz kahramanlarla, fakir ama onurlu insanlarla ve kimsenin tanımadığı erdem sahipleriyle de doludur.
Yunus Emre’nin çağları aşan şu dizeleri boşuna söylenmemiştir:
“Mal sahibi, mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan, Var biraz da sen oyalan.”
İnsanın sahip olduğu her şey ödünçtür ey insanoğlu… Servet, makam, şöhret, güzellik… Hepsi zamanı gelince sahibini terk eder. Fakat insanın yaptığı iyilikler ve bıraktığı güzel izler, ondan sonra da yaşamaya devam eder.
Dostumuzun söylediği sözün özü işte tam da buradadır. O, insanların kim olduğunu değil; nasıl biri olduğunu merak ettiğini söylüyor. Karşısındaki kişinin banka hesabıyla değil, kalbiyle ilgileniyor. Diplomasıyla değil, vicdanıyla; makamıyla değil, merhametiyle; soyadıyla değil, sözüne sadakatiyle… Belki ifade ediş biçimi sertti, belki kelimeleri törpüsüzdü; fakat hakikat çoğu zaman cilalı cümlelerden değil, yalın sözlerden doğar.
Elbette bu düşünce tek başına yeterli değildir. İnsanı yalnızca “insan” olarak görmek, onun bilgi ve emeğini değersizleştirmek anlamına gelmez. Bir hekimin bilgisine, bir mühendisin uzmanlığına, bir öğretmenin birikimine saygı duymak gerekir. Ancak bu saygı, onları diğer insanlardan daha değerli kılmaz. Meslekler topluma katkı sağlar; insanın ahlaki değeri ise karakteriyle belirlenir. İşte denge burada kurulmalıdır.
Sonuç olarak, dostumuzun sözleri bana şunu yeniden hatırlattı: İnsanları sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarından vazgeçtiklerinde geriye kalanla tanımak gerekir. Çünkü servet miras kalabilir, makam verilebilir, unvan kazanılabilir, şöhret satın alınabilir. Fakat dürüstlük, vicdan, merhamet, vefa, adalet, mütevazılık… Ne miras bırakılabilir ne de satın alınabilir. Bunlar insanın kendi emeğiyle inşa ettiği manevi servetidir.
Belki de bu yüzden hayatın sonunda bize şu soru sorulmayacaktır: “Ne kadar zengindin?”, “Kaç makamın vardı?”, “Hangi okuldan mezundun?”
Asıl soru şudur: “Nasıl bir insandın?”
Ve bütün ömür boyunca verilen en büyük sınav, işte bu tek sorunun cevabını yaşayabilmektir.
Sevgi ve saygıyla.
Yorumlar
Kalan Karakter: