Bilim insanları ifade ediyor; insanlık, tarihin hiçbir döneminde zamana karşı bugünkü kadar büyük bir savaşa girişmemiştir diyorlar. Böyle olunca da dünyanın dönüş hızı yetersiz bulunup, her anı bir sonrakine bağlayan görünmez birer koşu bandının üzerinde yaşıyor gibiyiz.
Şükrü Erbaş, herhâlde bunun farkında olarak kalbimize bıraktığı o güzel fısıltıyla, modern insanın alnındaki teri silmesini ister gibi yankılanıyor:
“Hayatı aceleye getirmemeli; bırakalım onu kendi menbaına yavaş aksın, kendi zamanın içinde sessizce büyüsün.”
Bu cümle, sadece edebî bir temenni değil; yönünü kaybetmiş bir çağın kalbine tutulmuş en berrak ayna gibi ortada durmakta. Bizler, hayatı bir nehir gibi yaşamak yerine, onu erkenden denize ulaştırma telaşıyla kurutan sabırsız fânileriz.
Hız, modern dünyanın bizden talep ettiği en büyük tavizdir. Bugün her şeye anında erişebilmenin haklı gururunu yaşarken, elimizden kaçıp giden en büyük mucizenin, yani “oluş” sürecinin tadını unuttuk. Bir tohumun toprağın karanlığında sessizce çatlamasını, bir fidanın güneşe doğru sabırla esnemesini beklemeye artık tahammülümüz yok. Her şey hemen, şimdi ve bizim istediğimiz ritimde gerçekleşsin istiyoruz. Ancak tabiat, kendi bilgeliğiyle bize her gün aksini fısıldar.
Fransız yazar Jean-Jacques Rousseau, “Yaşamak sadece nefes almak değil, eylemde bulunmaktır” derken, ömrü bir tüketim nesnesi hâline getirmemeyi öğütlüyordu. Hayatı aceleye getirdiğimizde; adımlarımızın altındaki toprağı, gökyüzünün rengini, yanımızdan geçen insanın gözlerindeki hüznü veya sevinci ıskalıyoruz. Hız bizi körleştiriyor; yavaşlık ise hayatı tüm duyularımızla hissetmemizi sağlayan tek panzehirdir.
Doğu bilgeliğinin o meşhur anekdotu, bu noktada insanlığın unuttuğu bir gerçeği yüzümüze çarpar: Eski zamanlarda bir kervan, çölde günlerce süren çok hızlı bir yürüyüşün ardından aniden durur. Yolcular şaşkınlıkla rehbere bakar ve “Neden durduk, yolumuz daha bitmedi?” diye sorarlar. Bilge rehber derin bir nefes alır ve şöyle der: “Çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı. Şimdi durup ruhlarımızın bize yetişmesini beklemeliyiz.”
İşte çağımızın temel sancısı tam olarak budur. Bedenlerimiz o kadar hızlı hareket ediyor, zihinlerimiz o kadar çok bilgi ve uyaranla dolup taşıyor ki, ruhlarımız bu hıza yetişemiyor. Geride kalan ruh; insanı derin bir boşluğa, anlamsızlığa ve nihayetinde çağımızın vebası olan o kronik tatminsizliğe mahkûm ediyor.
Hayatın kendi menbaından yavaşça akmasına izin vermek, eylemsizlik ya da bir köşede tembelce oturmak demek değildir. Aksine, nehrin akışına, suyun bilgeliğine güvenmektir. Su, önüne çıkan kayayla savaşmaz; onun etrafından dolanır, sabırla aşındırır ve kendi yolunu bulur. Sessizce, gürültü yapmadan büyür. O akışın önünü kesmek tabiata karşı duruştur ve doğa bu nedenle er geç çok acı şekilde intikamını da alır, asla affetmez; bunun çok ciddi ve açık örnekleri de olmuştur.
Bizler ise hayatı kendi planlarımızın dar kalıplarına zorla sığdırmaya çalışıyor, zamanı bükebileceğimizi sanıyoruz. Oysa vaktinden önce açmaya zorlanan bir gonca sadece solar; vaktinden önce koparılan meyve acıdır. İnsanın olgunlaşması da tıpkı o nehir gibi; kendi yatağında, acılarıyla, sevinçleriyle, duraklamalarıyla ve sessiz büyüme anlarıyla mümkündür. Bilgeliğin kapısı, ancak adımlarımızı yavaşlatıp zamanın o kutsal ritmine ayak uydurduğumuzda aralanır.
Gelin, bu edebî daveti toplumsal bir uyanışa dönüştürelim. Bir an için durup kendimize soralım: Koştuğumuz bu yolun sonunda ne var? Erken tüketilmiş arkadaşlıklar, aceleyle alınmış kararlar, sessizliğine katlanamadığımız için gürültüyle doldurduğumuz yalnızlıklar…
Hayatı aceleye getirmeyelim. Bırakalım içimizdeki nehir kendi hızında, kendi yatağında aksın. Bırakalım anılarımız zihnimizde bir tortu gibi sakince çöksün, dostluklarımız demlensin, sevgilerimiz derinleşsin. Unutmayalım ki; dünyanın en güzel senfonileri en hızlı çalınanlar değil, eslerin, durakların ve sessizliklerin en doğru yerde kullanıldığı, ruhu dinlendiren bestelerdir. Hayat senfoninizi zamana boğdurmayın; bırakın kendi zamanı içinde, sessizce ve asaletle büyüsün.
Sevgi ve saygıyla.
Yorumlar
Kalan Karakter: