Yaratılış, insana içindeki dünyayı, hissettiklerini ve niyetlerini ele veren kusursuz, muazzam bir çehre bahşetmiştir. Gözler kalbin kapısı, yüz ise ruhun aynasıdır derler. Yerli yerinde olan bu ilk yüz, insanın duruluğunu, fıtratını ve hakikatini temsil eder. Fakat ne hazindir ki, insan ilişkilerinin labirentlerinde yürürken, bazı çehrelerin arkasında, ilk bakışta görünmeyen, zamanla ve tecrübeyle açığa çıkan, daha önce asıl yüze saklandığı için görünmeyen bir başka yüz daha peydahlanır. Toplumun en sinsi virüsü, kalplerin en ağır yükü olan ikiyüzlülük tam olarak burada başlar.
İkiyüzlülük, sadece bir ahlak kusuru değil; insanın kendi özüne, doğrunun yalınlığına karşı açtığı sessiz bir savaştır. Bu ikinci yüz, makbul ve makul olmayan kötülükleri, hasetleri, çıkarları ve samimiyetsizlikleri gizleyen süslü bir maskedir. Sahibi, size bakarken gözlerinin içi gülüyormuş gibi yapabilir, dilinden bal damlatabilir. Ancak, o maskenin arkasında rüzgârın yönüne göre değişen, çıkarlar bittiğinde asıl rengini veren bir gölge saklıdır.
Biz eskiden buna münafıklık derdik, yani ikiyüzlülük. “Dilin kalbe, gizlinin açığa, sözün amele uymamasıdır.” diye tarif edilir.
Peki, bazı insanlar neden tek bir yüzle yetinemezler? Neden kendi hakikatlerinin ağırlığını taşımak yerine, başkalarının gözündeki sahte bir takdirin hafifliğine kaçarlar? Çünkü dürüstlük rüzgâra karşı yürümeyi gerektirir; ikiyüzlülük ise rüzgârı arkasına alıp her kalıba girmeyi vadeder. İkiyüzlü insan, her nabza göre şerbet veren, her mecliste o meclisin rengini alan bir bukalemun gibidir. Fakat unuttukları bir şey vardır: Kalıptan kalıba girenler, günün sonunda kendi asıl şekillerini kaybederler.
Edebi bir hakikattir ki, sahte olan her şey zamanın değirmeninde erimeye mahkûmdur. Maskeler ne kadar sıkı bağlanırsa bağlansın, hayatın beklenmedik anlarında, menfaat çatışmalarında ya da zor zamanların rüzgârında elbet bir köşesinden gevşer. O an, o sinsi ikinci yüzün arkasındaki gerçek çehre görünür. Bu fark ediş, muhatabı için büyük bir hayal kırıklığı ve derin bir güvensizlik yaratsa da, aslında hakikatin yalanı mağlup ettiği o asil andır.
Bunun için olsa gerek, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, “Göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.” sözünü miras olarak topluma bırakmıştır.
Mevlânâ’nın bu sonsuzluğa uzanacak öğüdü, ikiyüzlülüğün panzehiridir. Naçizane bendeniz bu konuda iki şiir ortaya koydum:
Birincisi “İçimdeki Bilmeyen” adlı şiirimin son paragrafı şöyle:
Maskeler düşer bir bir, Kalan, çıplak bir ruh olur. Ve insan anlar ki sonunda: Kişilik — görünmek değil, Var olmak cesaretidir.
Ama ta 2015’te yazdığım “YALANCI” ise aynen şöyle:
Yüzüne takmış maskeyi, Gizliyor her şeyi, Riya kokuyor benliği, Kaplamış her yeri, Kandırıyor çevreyi, Kapalı kutu yüreği, Sahte gülümsemesi, Duygudan yoksun karakteri, Oyalıyor gönlünü, Doyumsuz gözü, Huzursuz özü, Mutsuzluk hamuru, Böyle sürer ömrü.
İşte, içi başka dışı başka olmak, insan ruhunu ikiye böler ve onu kendi içinde bir yabancıya dönüştürür. İnsan, kendi içiyle dışını barıştıramadığı sürece, taktığı hiçbir maske ona huzur getirmeyecektir.
Toplumsal hayatın huzuru, yüzlerin sayısıyla değil, o yüzlerin arkasındaki kalplerin sadakatiyle ölçülür. Bir insanda aranacak en büyük asalet, ne makamıdır ne de serveti; sadece ve sadece “net” olmasıdır. Yanındayken arkasını kollamak zorunda kalmadığınız, sözüyle özü bir olan insanlar, bu çağın en kıymetli hazineleridir.
Öğütleyici Son Kelam:
Gelin, etrafımıza sevgiyle bakarken tedbiri, dürüstlüğü elden bırakmayalım. Ve en önemlisi, aynaya her baktığımızda kendimize şu soruyu soralım: “Bugün taşıdığım yüz, kalbimin aynası mı, yoksa dünyanın benden beklediği bir maske mi?”
Unutmayalım ki, iki yüzü olanın hiçbir zaman tek bir dostu olmaz. Hakiki ve tek yüzlü yaşayabilen, içi dışı bir ruhlara selam olsun.
Umarım bu yazı, toplumla paylaşmak istediğiniz o derin ve düşündürücü mesajı en güzel şekilde iletmenize vesile olur.
Sevgi ve saygılarımla
Yorumlar
Kalan Karakter: