Bugün çocukların, gençlerin ve ailelerin yaşadığı psikolojik kırılganlıkları anlamak için bireysel hatalara değil; kuşaklar boyunca taşınan bu görünmez yüklere bakmak gerekir.
Pierre Bourdieu, toplumsal düzenin yalnızca yasalar ve kurumlarla değil; “bedenlere ve zihinlere kazınmış alışkanlıklar” yoluyla yeniden üretildiğini söyler.
Onun habitus kavramı, kuşaklar arası aktarımın en güçlü anahtarlarından biridir. Bir kuşağın “normal” saydığı davranışlar, bir sonrakinin kaderi hâline gelir. Susarak büyüyen bir nesil, konuşamayan bir nesil üretir.
Bu noktada Norbert Elias’ın “uygarlaşma süreci” kavramı da hatırlanmalıdır. Elias’a göre toplumlar ilerledikçe bastırma artar; duygular daha erken yaşlarda kontrol altına alınır.
Sessiz Kuşak’ın savaş ve yokluk içinde geliştirdiği dayanıklılık, aynı zamanda duygusal ifade yoksunluğunu da beraberinde getirmiştir. Hayatta kalmak için bastırılan her duygu, bir sonraki kuşağa çözülmemiş bir yük olarak aktarılmıştır.
Baby Boomer kuşağı için çalışmak, yalnızca ekonomik bir zorunluluk değil; ahlaki bir değerdir.
Max Weber’in Protestan Ahlakı analizinde vurguladığı gibi, çalışmak zamanla kutsallaşmış; bireyin değeri üretkenliğiyle ölçülür hâle gelmiştir. Bu anlayış, kuşak boyunca “dinlenmenin suçlulukla” eşleşmesine ve duygusal tükenmişliğin normalleşmesine yol açmıştır.
X kuşağı, ekonomik krizler ve çalışan ebeveynler arasında erken olgunlaşarak büyüdü.
Ulrich Beck’in “risk toplumu” kavramı, bu kuşağın ruh hâlini anlamak için kritik bir çerçeve sunar. Belirsizlik kalıcı hâle geldikçe, birey kontrol ihtiyacı geliştirir. Güvensizlik, kişisel bir zaaf değil; yapısal bir deneyimin sonucudur.
Y kuşağına gelindiğinde tablo daha karmaşık bir hâl alır.
Sürekli desteklenen ama aynı zamanda sürekli “potansiyelini gerçekleştirmesi beklenen” bu kuşak, yüksek beklentilerle büyümüştür. Alain Ehrenberg, modern toplumda depresyonu “yetersizlik hissinin patolojisi” olarak tanımlar.
Y kuşağındaki tükenmişlik ve onay ihtiyacı, tam da bu noktada anlam kazanır: Başarısızlık artık bir durum değil, kimlik meselesidir.
Z kuşağı ise dijital dünyanın içine doğmuştur. Ancak mesele yalnızca teknoloji değildir.
Zygmunt Bauman, modern ilişkileri “akışkan” olarak tanımlar; bağlar geçici, güven kırılgandır. Bu akışkanlık, gençlerin hem ilişkilerinde hem de eğitimle kurdukları bağda derin bir güvensizlik üretmektedir. Otoriteye mesafe, çoğu zaman bir başkaldırı değil; tutunacak sağlam bir zemin bulamamış olmanın sonucudur.
Burada genetik bilimin sunduğu önemli bir çerçeve devreye girer. Robert Plomin, bireylerin psikolojik yatkınlıklarının genetik temelleri olduğunu; ancak bu yatkınlıkların nasıl şekilleneceğini çevrenin belirlediğini vurgular.
Yani genler kader değildir. Ancak duygusal ihmal, aşırı baskı ya da kronik stres; biyolojik hassasiyetleri tetikleyerek kuşaklar arası kırılganlığı derinleştirebilir.
Alfa kuşağı bu zincirin en kritik halkasıdır.
Hartmut Rosa’nın “hızlanma toplumu” kavramıyla ifade ettiği gibi, yaşam ritmi hızlandıkça temas yüzeyselleşir.
Ekran merkezli büyüyen çocuklar için asıl risk, teknolojinin kendisi değil; yavaşlamayı, beklemeyi ve duygularla kalabilmeyi öğrenememeleridir. Aşırı korumacı ve müdahaleci ebeveynlik, kısa vadede rahatlatıcı görünse de uzun vadede sabır eşiği düşük ve duygusal regülasyonu zayıf bireyler üretme tehlikesi taşır.
Büyük resim nettir:
Her kuşak, bir öncekinin yarasını sarmaya çalışırken farkında olmadan yeni bir kırılganlık üretir. Sorun bireylerde değil; aktarımın fark edilmemesinde yatmaktadır. Eğitim, ebeveynlik ve ruh sağlığı politikaları bu çok katmanlı kuşak aktarımını görmeden şekillendirildiği sürece, sorun yalnızca biçim değiştirerek varlığını sürdürecektir.
Bugünün çocukları “zor” değil; taşıdıkları yük ağırdır. Ve bu yük, ancak kuşaklar arası bilinçli bir yüzleşmeyle hafifleyebilir.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER
Yorumlar
Kalan Karakter: