
Aile yapısının çözülmesi, ilişkilerin hızla tüketilmesi ve genç kuşakların evlilik fikrine mesafeli durması, yalnızca bireysel tercihlerle açıklanabilecek bir durum değil; bu tablo, modern toplumun derin bir dönüşüm sürecinden geçtiğini gösteriyor. Bugün artan boşanmalar, kısa süreli ilişkiler ve bağlanma korkusu, aslında çağımızın sosyolojik ve psikolojik bir yansımasıdır.
Toplum bilimci Émile Durkheim, bireyin yalnızlaştığı ve toplumsal bağların zayıfladığı dönemlerde “anomi” kavramına dikkat çeker. Durkheim’a göre normların çözülmesi, insanların ilişkilerinde istikrarsızlığa ve güvensizliğe yol açar. Bugün yaşanan tam da budur: Geleneksel aile modeli çözülürken, yerine kalıcı bağlar inşa edilememektedir. İnsanlar birlikte olsalar bile, ruhsal olarak yalnız kalmaktadır.
Modern ilişkilerin kırılganlığını en iyi anlatan isimlerden biri ise Zygmunt Bauman’dır. Bauman, çağımızı “akışkan modernite” olarak tanımlar. Ona göre ilişkiler de artık tıpkı tüketim ürünleri gibi hızla kullanılıp terk edilmektedir. İnsanlar bağlanmaktan korkmakta, sorumluluk gerektiren uzun vadeli ilişkiler yerine geçici yakınlıkları tercih etmektedir. Bauman’ın ifadesiyle, “İlişkiler güvenlik değil, belirsizlik üretmeye başladığında insanlar kaçmayı öğrenir.”
Bu durum yalnızca bireysel korkuların değil, modern yaşamın dayattığı hız kültürünün de bir sonucudur.
Risk toplumu kavramıyla tanınan Ulrich Beck ise bireyin artık her alanda kendi hayatının mimarı olmaya zorlandığını söyler. Geleneksel kurumların (aile, evlilik, toplum) koruyucu yapısı zayıfladıkça, insanlar ilişkilerde de sürekli “daha iyisi var mı?” sorusuyla yaşamaktadır. Bu da sadakati değil, seçenekleri çoğaltan bir ilişki anlayışını beslemektedir.
Genç kuşaklar, anne babalarının yaşadığı çatışmaları, boşanmaları ve mutsuz evlilikleri izleyerek büyüyor. Bu deneyimler onlara evliliği bir güven alanı değil, bir risk unsuru olarak öğretiyor. Dolayısıyla kalıcı bağ kurmak yerine, duygusal mesafeyi koruyan ilişkiler daha güvenli görülüyor.
Bu sürecin biyolojik ve psikolojik boyutuna dikkat çeken isimlerden biri nörobilimci ve genetik araştırmacı Robert Sapolsky’dir. Sapolsky, uzun süreli stresin bağlanma hormonlarını baskıladığını, bireylerin güven duygusunu zayıflattığını ortaya koyar. Sürekli kaygı ve belirsizlik içinde yaşayan modern insan, derin bağlar kurmakta zorlanır. Beyin, korunmak için yüzeysel ilişkileri tercih eder.
Benzer şekilde Nobel ödüllü genetikçi Elizabeth Blackburn, kronik stresin hücresel yaşlanmayı hızlandırdığını ve insanların duygusal dayanıklılığını azalttığını vurgular. Sürekli değişen ilişkiler, güvensizlik ve yalnızlık hissi, bireyin psikolojik kapasitesini tüketmektedir.
Tüm bu sosyolojik ve biyolojik veriler şunu gösteriyor:
Sorun yalnızca insanların sadakatten uzaklaşması değil; toplumun güven üretme mekanizmalarının çökmesidir.
Boşanmaların artması, ilişkilerin hızla sona ermesi ve gençlerin kalıcı birlikteliklere mesafeli yaklaşması; modern hayatın bireyi yalnızlaştıran, kaygılandıran ve sürekli alternatif aramaya iten yapısının bir sonucudur.
Eskiden evlilik, bir liman olarak görülürdü. Bugün ise birçok insan için fırtınalı bir yolculuk gibi algılanıyor. Bu algı değişmedikçe; insanlar bir ömürlük bağlar kurmak yerine, hayatlarına giren kişileri sık sık değiştirmeyi daha güvenli bir yol olarak görmeye devam edecek.
Toplum, bireye yalnızca özgürlük değil; güven, aidiyet ve duygusal istikrar da sunmadıkça, ilişkilerde kalıcılığı yeniden inşa etmek mümkün olmayacaktır.
Ve belki de asıl soru şudur:
İnsanlar sadakati mi kaybetti, yoksa sadakatin yaşayabileceği toplumsal zemini mi?
Yorumlar
Kalan Karakter: