“Dünya her zaman istediğimiz renklerde boyanmaz; ama fırça her zaman bizim elimizdedir.”
Hayatın önümüze ne zaman, hangi kılıkla ve hangi duyguyla çıkacağını önceden kestirmek mümkün değildir. Kimi zaman sabahın ilk ışıkları gibi içimizi ferahlatır, kimi zaman da ansızın kopan bir fırtına misali bütün dengemizi sarsar. Çoğumuz yaşamışızdır ya da farkına varmışızdır; insan, bu büyük yolculukta karşısına çıkacak hadiseleri seçme kudretine sahip değildir. Fakat o hadiseler karşısında nasıl bir tavır sergileyeceği, hangi dili kullanacağı ve hangi duruşu göstereceği büyük ölçüde kendi elindedir.
Hayat, biraz da usta bir musikişinasın önüne konulan notalara benzer. Her nota bizim tercihimiz olmayabilir; ancak onları nasıl yorumlayacağımız, hangi ruh hâliyle seslendireceğimiz bize bağlıdır. Aynı ezgi, birinin elinde gürültüye dönüşürken, bir başkasının gönlünde eşsiz bir besteye dönüşebilir.
Karşılaştığımız olaylar çoğu zaman kaderin bize gönderdiği sessiz mektuplardır. Kimi satırları sevinçle, kimi satırları ise hüzünle yazılmıştır. Bizden beklenen ise her satıra öfkeyle karşılık vermek değil; anlamaya çalışmak, sabretmek ve olgunlukla cevap verebilmektir. Çünkü insanın gerçek karakteri, her şey yolundayken değil, hayatın sert rüzgârları estiğinde ortaya çıkar.
Asıl zarafet; gürültünün ortasında sükûneti koruyabilmekte, kırgınlıkların içinde nezaketi kaybetmemekte ve belirsizlikler karşısında vakur durabilmektedir. Dağın dağa küstüğünden dünyanın haberi olmadığı gibi, insanın da her kırgınlığını büyütmesi, her hayal kırıklığını öfkeye dönüştürmesi ona bir şey kazandırmaz. Bilakis olgunluk; yaşananları anlamlandırabilmekte, incinmeden değil ama incitmeden yürüyebilmektedir.
Günümüzün hızlı temposu insanı çoğu zaman ani ve sert tepkiler vermeye zorlar. Oysa bazen birkaç saniyelik bir suskunluk, uzun pişmanlıkların önüne geçebilir. Hemen cevap vermek yerine kısa bir “es” vermek, kelimelerin daha yumuşak, daha yapıcı ve daha merhametli seçilmesine imkân tanır. Çünkü ağızdan çıkan her söz, yalnızca muhatabımıza değil, aynı zamanda kendi iç dünyamıza da ulaşır.
Uzmanların da sıkça vurguladığı gibi, kullandığımız dil zamanla ruhumuzun iklimini şekillendirir. Sürekli şikâyet eden bir dil, gönlü de karartır; buna karşılık yapıcı, onarıcı ve umut taşıyan bir dil hem insanın kendi dünyasına hem de çevresine huzur taşır. Bazen bir gönlü tamir eden cümle, yıllarca unutulmayan bir iyilik olarak kalır.
Hayat kalitesini artıran en önemli erdemlerden biri de kabuldür. Kontrol edemeyeceğimiz rüzgârlarla savaşmak çoğu zaman yalnızca yorgunluk getirir. Değiştiremeyeceğimiz gerçekleri vakar ve nezaketle kabul edip, “Bu şartlar içinde en güzel neyi inşa edebilirim?” sorusuna yönelmek ise insana yeni ufuklar açar. Çünkü huzur, her şeyi değiştirebilmekte değil; değişmeyenler karşısında doğru duruşu sergileyebilmektedir.
Bir diğer önemli husus ise insanın iç aynasını temiz tutabilmesidir. Başımıza gelen her olumsuzluğu bir ceza olarak görmek yerine, bizi olgunlaştıran bir tecrübe olarak değerlendirebilmek bakış açımızı değiştirir. Zorluklar çoğu zaman karakterimizi işleyen görünmez bir kalemdir. Sabır, anlayış ve merhamet de bu kalemin bıraktığı en kıymetli izlerdir.
Unutmamalıyız ki, dünya her zaman arzu ettiğimiz renklerle boyanmaz. Mevsimler değişir, insanlar değişir, şartlar değişir. Fakat elimizde daima bir fırça vardır. O fırçayla öfke de çizebiliriz, umut da; kırgınlık da işleyebiliriz, sevgi de. Tercih ettiğimiz renkler zamanla hayatımızın tablosuna dönüşür.
Bu sebeple, hayatın karşımıza çıkardığı her hadiseye biraz daha anlayışla, biraz daha sabırla ve biraz daha sevgiyle yaklaşabilmek gerekir. Çünkü insanın gerçek zenginliği sahip olduklarında değil, yaşadıklarına verdiği tepkilerin kalitesinde gizlidir. Nezaketin güç, sabrın olgunluk, merhametin ise en büyük erdem olduğu unutulmadığında, hayat da daha anlamlı, daha huzurlu ve daha yaşanılır bir hâl alacaktır.
Sevgi ve saygılarımla
Yorumlar
Kalan Karakter: